Bir varmış, bir yokmuş…
Dağların eteğinde, küçük ve huzurlu bir köy varmış.
Bu köyde Ali adında, bir çocuk yaşarmış.
Kurban Bayramı yaklaşırken köyde tatlı bir telaş başlarmış.
Avlulardan saman kokuları gelir, herkes kurbanlıkları için hazırlık yaparmış.
Bir sabah Ali, evlerinin önünden gelen seslerle uyanmış.
“Meee…”
Hemen dışarı koşmuş.
Babası avluya bir tane beyaz büyükçe bir kuzu getirmiş.
Kulaklarında küçük siyah benekler varmış.
Kuyruğu sürekli heyecandan titriyormuş.
Ali’nin gözleri parlamış.
— “Babaaa! Bu bizim mi?”
Babası gülümsemiş:
— “Evet oğlum. Bayrama kadar bize emanet ”
Ali o günden sonra kuzunun yanından ayrılmaz olmuş.
Ona su verir, yem taşır, başlarını okşarmış.
Ali’yi görünce hemen peşinden koşarmış kuzu
Ali ona gizlice bir isim bile koymuş:
— “Benekli”
Akşamları avluda otururken Benekli başını Ali’nin dizine yaslarmış.
Ali de onun yumuşacık tüylerini severmiş.
Günler geçtikçe Ali’nin kalbi koyuna iyice bağlanmış.
Bir gün annesine sormuş:
— “Anne… Bayram gelince gerçekten onu kesecek miyiz?”
Annesi yavaşça: — “Evet yavrum…”
Ali’nin içi tuhaf olmuş.
O gece uzun süre uyuyamamış.
Pencereden avluya bakmış.
Benekli samanların üstünde uyuyormuş.
Ali’nin kalbi sıkışmış.
İçinden:
— “Ama o bana alıştı…” diye geçirmiş.
Ertesi gün koyunları alıp dere kenarına götürmüş.
Benekli yine peşinden seke seke gelmiş.
Ali onun boynuna sarılmış.
Tam o sırada aklına bir düşünce düşmüş.
Kalbi hızlı hızlı atmaya başlamış.
“Kimse bulamaz onu saklarsam belki…”
Sonra koyunlarla birlikte köyün dışındaki küçük tepelere doğru yürümüş.
Rüzgâr otları sallıyor, kuşlar gökyüzünde dönüyormuş.
Ali bir kayanın arkasına oturmuş.
Benekli de yanına kıvrılmış.
Ali ona sıkıca sarılmış.
— “Seni vermek istemiyorum…” diye fısıldamış.
Güneş yavaş yavaş batmaya başlamış.
Ama o sırada uzaktan bir ses duyulmuş:
— “Aliii!”
Dedesiymiş.
Elinde bastonuyla yavaş yavaş onlara doğru yürüyormuş.
Ali başını öne eğmiş.
Dedesi yanına oturmuş.
Hiç kızmamış.
Sadece Benekli'ye bakmış.
Sonra Ali’nin omzuna dokunmuş.
— “Çok bağlandın değil mi?”
Ali’nin gözleri dolmuş.
— “Dede… O çok masum…”
Dedesi başını sallamış.
— “Evet evladım. Hayvanlar Allah’ın sessiz kullarıdır.”
Rüzgâr hafifçe esmiş.
Bir süre ikisi de sessiz kalmış.
Sonra dedesi yumuşak bir sesle konuşmuş:
— “Sana İbrahim ile İsmail’i anlatayım mı?”
Ali sessizce dedesine yaklaşmış.
Dedesi gökyüzüne bakarak anlatmaya başlamış:
— “İbrahim oğlunu çok seviyordu. Hem de dünyadaki her şeyden çok…”
Ali dikkatle dinliyormuş.
— “Ama Allah onu ağır bir imtihanla sınadı.
En sevdiğini Allah için feda edip edemeyeceğini görmek istedi.”
Ali yavaşça:
— “Çok zor…”
— “Evet,” demiş dedesi.
“Çünkü kurbanın özü budur evladım.
İnsan kalbinde Allah’tan daha büyük bir sevgi büyütmesin diye…”
Ali Benekli'ye bakmış.
Benekli sakin sakin yere uzanmış ot yiyormuş.
Dedesi devam etmiş:
— “Biz hayvanlara eziyet olsun diye kurban kesmeyiz.
Allah’ın verdiğini yine Allah için paylaşırız.
Fakiri doyururuz. Şükrederiz Teslim olmayı öğreniriz.”
Ali’nin gözlerinden yaş süzülmüş.
— “Ama içim acıyor…”
Dedesi onu yanına çekmiş.
— “Merhamet kötü bir şey değildir Ali.
Zaten merhameti olmayanın kurbanı da eksik olur.”
Gökyüzü turuncuya dönmüş.
Uzakta köyün lambaları yanmaya başlamış.
Ali uzun süre düşünmüş.
Sonra yavaşça ayağa kalkmış.
Benekli'nin başını okşamış.
— “Hadi…” demiş usulca.
“Eve dönelim.”
Dönüş yolunda Ali’nin kalbi hâlâ hüzünlüymüş…
Ama artık içinde başka bir his daha varmış:
Teslimiyet.
Bayram sabahı geldiğinde Ali yine Benekli'nin yanına gitmiş.
Onun başını sevmiş.
Su vermiş.
Sonra ellerini açıp sessizce dua etmiş:
— “Allah’ım… İbrahim gibi sana bağlı bir kul olmayı öğret bana…”
O gün kurban eti ihtiyaç sahiplerine dağıtılmış.
Birçok evde tencereler kaynamış.
Çocuklar sevinmiş.
Ali ise ilk defa Kurban Bayramı’nın sadece bir bayram olmadığını anlamış.
Bazı şeyler gözden yaş düşürse de, kalbi Allah’a yaklaştırıyormuş.
Ve o günden sonra ne zaman bir kuzu sesi duysa, Ali’nin aklına hep şu cümle gelirmiş: